Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

I've Got You Under My Skin

Nereden başlasam diye düşünürken belki de bir Sinatra şarkısıyla başlamalıyım dedim.
bütün iyi filmlerde ya da bütün puanı düşük ama iyi filmlerde arkada Sinatra çalar ve Sinatra'nın çaldığı bölümler en güzel, en eğlenceli olanlardır. 

O zaman ben de en eğlenceli yerinde miyim?
Hangi yerin? diye sormazlar mı? 

30'unu aştıktan sonra yerin ne önemi var derim? pardon burada soru işareti olmayacaktı. 

Neyse arkada Sinatra çalmaya devam ediyor. 
Demek biraz daha eğlenceli bir yerde yazmaya devam edebilirim.

bu benim kendi yeni kabuğum olabilir. 
Sonuçta puanı düşük olan iyi filmlerde her zaman komplex bir karakter vardır ve kendine odaklıdır ya da odaklı demeyelim de dünya onun etrafında döner. diğer tüm iyi karakterler o uyanınca uyanır ve yollarına devam eder. 

bir filmin içinde olsaydık ben kesin ana karakterin duşta şarkı söyleyen ortanca kardeşini oynardım.
bir tek çocuk olarak kendimle en alakasız olanı istemem normal. duşta şarkı söylemeyi de deneyip yapamadığımdan farazi olarak bunu …

VEGAN beslenmek mümkün mü?

Tabii ki mümkün.
"Bazı kaynaklara göre geçtiğimiz on yılda dünyadaki vegan sayısı %350 artış göstermiş. ABD nüfusunun %3’ü İngiltere nüfusunun ise %1’i vegan olduğu tespit edilmiş. Almanya’da ise bu oran yaklaşık 3%."

Hatta bu rakamlara katkıda bulunmak için https://www.howmanyvegans.com/ adresini inceleyebilirsiniz. :) 

En çok Vegan tabii ki Hindistan'da en azı da İspanya'daymış. Ki bence yeterli veri olsa Türkiye İspanya'nın yerini alırdı. 

Maalesef yıllardır kafamı kurcalayan konu, son dönemde üst üste izlediğim belgesellerle depreşti. 
Özellikle Netflix'te geçen gün izlediğim "Cowspiracy: The Sustainability Secret (https://www.netflix.com/title/80033772) oldukça etkileyiciydi. 

Türkiye'deki etin, sütün, yumurtanın önemini düşününce Vegan'lık imkansız geliyor.
Yıllardır süt içmiyorum ve sütün hiçbir faydasına inanmıyorum. Aslında inaçsızlık oldukça yetersiz bir yorum; okuduklarım, izlediklerim, dinlediklerim bir yana bendeki etkisi oldukça rahatsız…

Nereden Başlamasam?

O kadar uzun zamandır yazmıyorum ki, nereden başlayacağımı kesinlikle bilemedim.
Kısa sürede fazlasıyla değişen hayatım, değişen ben ve değişmeyen bir zamansızlık içindeyim.

Gün 24 saat ama sığamıyorum.
Ne kadar erken uyansam da gün yetmiyor.
Bazen sabahları yoga yapıyorum. 15 dk'lık kısa bir esneme rutini ardından gelen duş, hafif kahvaltı ve hazırlanma 1.5 saati buluyor.

Sabah 6'da uyansam bile 8'de başlayan bir işe yetişemiyorum.
Hızlansam yaptıklarım oldukça yüzelsel oluyor.

Dediğim gibi yetmiyor.

Toplamda ort. 2 saati yola harcıyorum.
Git gel min. 2 saat sürüyor.

Kaldı 22 saat.

Ort. 6 saat -mümkün olduğu kadar- deliksiz uyumaya çalışıyorum.

16 saat...

Sabah 8 akşam 5.30 arası çalışan biri için...

Kaldı mı 6.5 saat.

Şimdi koskoca bir 6 saatim varmış gibi davranalım.

Ort. bir akşam yemeği için hazırlık + yemek 1- 1.5 saat arası.
Yemek yerken dizi izlersem en azından 40- 50 dk süren bir diziyi izlemeyi garantileyebilirim.

Eğer spora gidersem yol + orada geçirdiğim süre 2…

Hafiflemek İstiyorum

Az önce şöyle sordu biri:
- anorexia ne demek?
Diğeri cevap vermeden ekledi:

- Ben de anxiety ne demek bilmiyordum.

İstanbul'a gelince öğrendim.
İzmir'de yok muydu? Vardı tabii ama hiç yakınlarda olmadı. Endişelerin hiçbiri bir hastalığa dönüşmedi ya da kilo ve güzellik hiçbir zaman bir sağlık sorunu yaratmadı.

Biz hafif insanlardık.
Sıkıntılarımızı sahilde yürüyerek atan, sohbet ederek mutlu olan insan toplulukları.

Sırt ağrılarım buraya gelince başladı.
Saçımdaki beyazlar burada çıktı.

Şehri suçlayamam kabahat sen değildin İstanbul, sorun sende değil bendeydi.
Büyüdüm, yaşlandım, olgunlaşırken hırpalandım.

Kendimle ilgilenmedim itiraf ediyorum.
Eskiden evde kurabiye yapardım, muhallebili kurabiyem meşhurdu, şimdi meşhur cafelerde aradım farklı lezzetleri.

Çok sevdiğim 2 ayakkabım vardı, bi iki pantolonum ve bir montum.
Kış geçerdi böyle.

Sonra aldıkça aldım, her güne yenisini kattım, eskisini çabuk unuttum.
Bir kankam, bir pötürüm vardı.
Sonra sürüyle insan tanıdım. Bazıları…

Barcelona'da bir Pazar

Selis nasıl biri diye soran olursa böyle biri desinler. 

Yıllar içinde posterlerden resimlere geçmeyi başardım.  Yeah!  Maria adlı ressamdan da Barcelona'da bir gece isimli çok güzel bir resim satın aldık.

Tesadüfen keşfettiğim ve yıllardır her gelişimde mutlaka izlediğim flamenko gösterisinden bir anı.  Asi, atarlı, güçlü bir anı.

Sokaklarda Harry ile Hermione'nin kızı gibi dolaştığım doğrudur.





Sahilde hava böyle güzeldi. Ben de böyle mutlu ve turuncuydum.

İlk Barcelona'ya gelişimde de bu şapkam vardı. Şapkasız çıkmam abi. 


Gönlüm renklendi. Yemekleri doğal ve renkli yerleri çok seviyorum.


İzmir'de de akşam olunca sahile geliriz/ gelirdik. 

Sarı kazağımla Barcelona'da son gece.  Uzun uzun yazmama gerek yok, tavsiyem yok.  Gidin keşfedin. Tembellik etmeyin, başkalarının yaşadıklarını ve tavsiyelerini bir kenara bırakın. Kendiniz keşfedin.  Belki kendinizi keşfedersiniz.
Hasta luego! 

Taklitler Aslını Yaşatır

Bebek doğduğu zaman en çok merak edilen sorudur: Kime benziyor?
Burnu anneye, çenesi babaya, gözleri aynı sen... 
Büyüdükçe soru değişir: Kime çekmiş?
İnatçılığı aynı babası, annesi gibi titiz, huysuzluğu aynı sen...
Peki biz kimiz? Doğuştan getirdiklerimize mi yoksa sonradan karşılaştıklarımıza benziyoruz?  İlham mı alıyoruz, taklit mi ediyoruz?
"Kendine has" derken, kendi olan kişi kendini cidden biliyor mu? 
Bunun en güzel örneğidir sevdiği renkler. Popüler olan sevilir önce.
Kimse turuncuyu sevmez başta. Pembe, mavidir çocukken. Sonra ergenlik döneminde ya da kişiliğini ararken siyah sever. 
Kimse sarıya aşık olmaz sonrasında. 
Gri ve beyazdır. 
Sonra moda olur renkler, öyle sever turuncuları ve hatta belki de eflatunu. 
Kimse kimseye benzemek istemez ama herkes herkese biraz benzer aslında. Etkilenir, kopyalar, içselleştirir, özenir, kıskanır, hayal eder. 
Kimse kimseye benzeyemez aslında. 
Çocukken getirdikleri bambaşkadır.  Renkler emanet durur, gülümsemeyi bir yerden…

√ Ain't Got No, I Got Life - Nina Simone √

"What happened, Miss Simone?" 
Netflix'in bu muhteşem önerisi Perşembe akşamımı şenlendirdi.  Muhteşem sesli aktivist Nina Simone'u kim tanıyor ki?  O da küçük bir kızdı, peki nasıl bu kadar iyi piano çalmaya başladı?  Siyahlar ve beyazlar olarak ikiye ayrılan bir zamanda nasıl gri alanları da siyaha boyadı.  Asi!  Onun zamanlarında var mıydı öyle asiler?  Kolay mıydı bir kadın için ayaklarının üzerinde durup asi olmak.  Şarkı söylemek bir seçim miydi yoksa zorunluluk mu?  Para kazanmak için yaptıkları ona kariyer ve görkemli bir isim sunarken, bedelini neyle ödemişti. 
Bazıları kopyalar, bazıları yaşarken o hissetti belki de.  yaşarken hissetti. hem yazdı, hem söyledi.
o dönemin Amerika'sında bir tutunamayan mıydı? yoksa onu Nina Simone yapan tüm bu olaylar mıydı?
Siyah ve beyazların arasında karanlıkta kalmış bir aydınlık. tüm bu ikilemler şarkılarının besin kaynağı.
O Nina Simone binbir zorluğa rağmen o Nina Simone. Bizim basit, komplike, anlamsız sıkıntıları…

Şu 30 yılın en güzel anları

- anaokulundaki kavanozlarda duran renkli simler - sulugöz sakızı - yatakhanenin perdelerindeki pembe panter resimleri - okulda hızlıca uca doğru koşmak - sırada en başa geçmek için yere çanta koymak - balede ceza almak - tam zamanında sahneye çıkmak - dönmek, sahnede ya da canın ne zaman isterse dönmek ve odaklanınca düşmemek - çikolatalı süt / kesinlikle muhteşem - sabahları çizgi film izlemek; kötüler yogilere karşı? - hayal kurmak - saatlerce hayal kurmak -açıkhava tiyatrosunda şarkı söylemek -lise’de tenis kortunda şarkı söylemek - yere uzanarak klasik müzik dinlemek - parmaklarımla resim yapmak - ismimi sevmeyi öğrenmek - yalnız kalabilmek, yalnızlığı da sevmek  -sınırları zorlamak; sabrın ve öfkenin sınırı da dahil. -kahkaha atarak gülebilmek, güldürebilmek -bacaklarımdan gıdıklanmak -kusurlarımı sevmek. sivilce izlerini, lekeleri, burundaki genetik kemiği, kırışık gözleri, çarpık dişlerini de sevebilmek -mutsuzken şarkı söylemek. kimsenin anlayamayacağı melodiler uydurmak. -ağ…

Daha az, Daha çok

Az ne kadar çok dimi?
selis